16 Temmuz 2014 Çarşamba

Gitarın Altın Çocuğu "Yavuz Çetin"

Bazı insanlar sıradan olmamak için gelir dünyaya. Güce tapan iktidarların elinde nereye çekilirse oraya giden koyunsu kalabalıklara inat onlardan biri olmamak için, isyan etmek için farklı olmak için hatta belki de Kazım Koyuncu’nun dediği gibi “sadece kendileri” olmak için gelirler. İnsanlığın içten ya da öylesine dilediği o barış, kardeşlik, eşitlik içinde geleceği inşa etmek bu insanların kaderine daha doğmadan yazılmıştır. Ve şimdiye kadar tanıdığımız tüm büyük insanlar bu misyonun hakkını tüm zorlu şartlara rağmen sonuna kadar verebilmiş ve adını tarihe geçirmiştir. 



İşte böyle insanlardan biri 1970 senesinde gözlerini Karadeniz dalgalarına karşı dünyaya açan Yavuz Çetin. Tarihi yazmak alınyazılı bu insanların en güzel yöntemlerinden biri olan müzikle hayat vermiş mücadelesine. Bilmiyoruz belki de sadece sevdiği ve sonrasında içindeki müthiş yeteneği keşfettiği için devam ettirmiştir gitarla olan birlikteliğini ama emin olduğumuz şey onu çok ama çok sevdiği. Zaten bu bahsettiğimiz misyonun özü de bu derin sevgi. 


  Bu sevgi ve yeteneğin ona açtığı yolda ilerlerken Yavuz dünya maalesef bu büyük insanlara hak ettiği kolaylığı sağlamıyordu. Ve bu meşakkatli yol Türkiye’de olunca tam bir zulüm haline alıyordu. Özel yaşamında çektiği sıkıntıları bilmiyoruz onun. Sadece biyografisinde çalıştığı grupları, çaldığı albümleri vs okuyabiliyoruz ve tüm bunları yaparken çok daha rahat bir yaşam süremediğini tahmin ediyoruz. 


        Bir yazar için nasıl kitap yazmak sözlerini geleceğe bırakmak adına bir miras ve belge gibiyse bir müzisyen için de albüm aynı anlama geliyor. Notalarını anlatmak istediklerini geleceğe taşımak için. Bu istek ve amaçla geliyor gitar üstadımızın “ilk” albümü 1997 yılında. Teknik olarak Yavuz Çetin’in temsil ettiği blues müziğin Türkiye’de en güzel şekilde hayata geçmiş hali olan bu albümde tınılarını tüm dünyaya bir armağan olarak sunarken sözleriyle de ilk haykırışlarını gerçekleştirmişti. Hepsi birbirinde güzel ve duygu dolu, kulağımıza Akdeniz havasında aşk şarkıları gibi gelen ritimlerin içinde aslında Yavuz Çetin’i kendisi yapan ses ve sözler gizliydi. 

  “Kimse bilemez” derken aslında kendi içindeki depresif ruh halini değil tam aksine bizim içimizdeki çatışmaları anlatıyordu bize. Dünyanın kaos içindeki haline rağmen yüreğinde geleceğe dair umut olan tüm insanların diliydi o. Dışarıdan bakınca hepimizdik “su gibi akıp giden hayatta değişen yüzler, değişen insanlar”  Kalbimizin taa derinlerinde yaşattığımız düşlerimizi, hislerimizi çok uzaklarda da olsa paylaşan duyan bir nefes olduğu umuduydu. “gerçek, hayal, oyun oyanayan her kimse” bilemezdik işte güzel olan şeylerin neden çabuk bittiğini bilemediğimiz gibi.   
        “Gecenin renginde” geçen düşlerindeki gizemli dünyaya bizi davet ediyordu. Ruhlarımızın aslında yeryüzüne değil yıldızlara ait olduğunu haykırıyordu bize gitarının en asi tonlarıyla. Önümüzde engel kalmaması için kırmamız gereken zincirler neydi? Bunları düşündürdü bize. 
        Aynı albümdeki tüm sıcaklığıyla hayatına ve rüyalarına giren aşkını anlattığı “onun şarkısı” parçası aşkı en güzel duyguyla anlatıyordu içimizi titreten notalarıyla. 


  Şimdi söyleyin “şarkılarıyla mutluluğu yaşayıp ağlamayı sevmediğini” anlatan, herkes ona sırtını dönse de tüm karanlıklar içinde bir umut olduğu inancını açıkça ortaya koyan, bugünün telaşlı insanlarına ders verircesine “geçmiş için hayıflanmayıp, gelecek için kaygılanmamak” felsefesini en net biçimde ifade eden gencecik bir adam mı dünyaya küsüp kendini denize atacak? 


        Tüm bu çalışmalar sırasında yanında olan tüm müzisyenler, arkadaşları onun neşesinden, heyecanından ve hayat dolu halinden bahsediyor. Küçük oğlu ile olan anları da bunu kanıtlıyor. Ona ait şahit olduğumuz birkaç görüntü ve resimlerden onun gözlerindeki yaşam ışığını hissedebiliyoruz. 


 İşte bu duygular ve heyecanla 4 yıl sonra ikinci bir albüm çalışmalarına başlıyor. Bu arada onun ve onun gibi ülkede sadece müzisyen olarak yaşamını devam ettirmek isteyen insanların yaşadıkları zorlukları atlıyoruz burada. Daha önce de dediğim gibi albüm çıkardı diyoruz da sanki bu ona milyonlar kazandırdı, şöhret oldu sanıyoruz. Bu sadece sistemin beklentilerini tatmin etmeye çalışan bir avuç reklam ünlüsü için böyle. Ülkemizde hiçbir gerçek müzisyen maalesef ne manevi değer olarak hak ettiği yere gelebilmiş ne de maddi olarak bu emeklerinin karşılığını alabilmiştir. Bu yeterince kötü bir durum değilmiş gibi Türkiye’de ortalama gelirle yaşayan bir insan dahi evine ekmek götürmek dışında bir kaygıya sahip olamazken tek kaygısı üretmek ve geleceğe ışık olmak olan insanların halini varın siz düşünün. Yine de bir şekilde öne çıkabilmiş şanslı(!) sanatçılarımız da var elbet fakat sayıca ket be kat fazla nice yetenek nice genç ruh bar köşelerinde günlük kazanç çıkarmaya mahkum edildi adaletsizce. 

        Yavuz Çetin’in bu koşullarda en başta bahsettiğimiz misyonla hayatta kalmaya çabaladığını, ısrarla sevdiği işi yapmanın peşinden koşarken bir aile geçindirme sorumluluğuyla da baş etmek zorunda kaldığını gözden kaçırmamak gerek. Sadece bunlar değil üstelik hatta belki bizim sandığımızdan çok daha az etkili bunlar. Onun asıl derdi hep varoluş amacıyla. 
        İşte bu günler içinde bir araya getiriliyor şarkılar ve ortaya “satılık” albümü çıkıyor. 


Müzikten az çok anlayan hiç değilse iyi müzik dinleme derdinde olan herkes başarılı bir eserin şarkı olabilmesi için günlük-haftalık değil bazen aylar hatta seneler süren çalışmalarla ortaya çıkabildiğini bilir. İşte “satılık” albümündeki tüm parçalar da kısa süreli ruh hallerinden ziyade Yavuz Çetin’in 30 yıllık yaşamı süresince gördüğü, hissettiği, deneyimlediği her şeydi. İçindeki o gizemli dünyaydı, hayata bakışıydı. Kaldı ki eşi ölümünden sonra gençlerden gelen tepkiler üzerine onu yanlış okuduğumuzu anlatma gereği duyuyor yapılan bir röportajda. 
        "O, ‘Sadece aşk şarkıları yapan bir adam olarak anılmak istemiyorum. "Satılık" albümüm piyasaya çıktıktan sonra röportajlarımda bu yokluk, haksızlık düzeni, insan hakları ve gelir dağılımı eşitsizliği hakkında konuşmak istiyorum. Susan bir adam olmak istemiyorum’ derdi. Çalışkandı ve Etiler’de bakımsız bir evin tek bir odasında yaşasa bile, bile albüm çıkarmayı başardı, bir baba olarak çocuğunun sorumluluğunu üstlendi üstelik tedavisi tamamlandıktan sonra konserler verecekti." 
        Sanıyorum onu en yakından tanıyan, bilen birinin bu anlatımı bizi bu son albümü yorumlarken düştüğümüz yanılgıdan bizi kurtarmaya yetecektir. Ölümünün sorumluluğunu kendi üzerimizden atıp onun depresif ruh haline mal etmek üstelik bunu aslına yaşarken ölen bizim ruhlarımızı anlatarak yaptığı şarkılarla ispatlamaya çalışmak çok büyük bir haksızlık olacaktır. Şimdi bu pencereden bakarak okuyalım Yavuz Çetin’in piyasaya çıkışını göremeden gittiği albümün şarkılarını. 


 Eşinin de bahsettiği gibi daha çok bu sistemi, haksız düzeni yokluğu, yoksulluğu, eşitsizliği anlatmayı hedeflediği şarkılarından en çarpıcısı belki de “Cherokee” belki kendisiydi ama daha çok bizdik yanımızdan son model arabalar geçerken cebimizde ay sonuna doğru kalan 3-5 kuruşun hesabını yapan. Ve bu şarkıda öyle bir cümle var ki o sayfalarca anlatmaya uğraştığımız her şeyi bir filozof bilgeliğiyle ve oldukça net biçimde ifade ediyor; “herkesin derdi AYRI, herkesin derdi AYNI” diyor Yavuz Çetin her dönemde. 

        Gel de “bul beni” derken nereye gittiğini, kime güveneceğini bilmeyen kendi boşluğunda kaybolmuş çaresiz bizlerin feryadıydı seslendirdiği. Öyle ya doğruyu yanlışı kestiremeyen, her şeye inancını yitiren bizdik. Bu çaresiz duygularla nereye ait olduğumuzu bilmediğimiz bu âlemden kurtarılmayı beklemedik mi hepimiz onun “kurtar beni” çığlıkları arasında?   

        “Benimle uçmak ister misin?” teklifinde yine ruhlarımızın gerçekten ait olduğu yere yıldızlara göklere bir davet vardı bizi bekleyen rüzgâra doğru. Günlük koşuşturmalarından, sevgisiz insanlarından, adaletsizliklerinden bıkıp usandığımız dünyadan bir süre için ayrılmayı kaçımız istemedik ki? 

        Sadece sevgilinin olmak isteyişinde aşkın en masum hali vardı yine. Adeta bir “köle”  olduğu aşkın. 

        Herkesin kendine biçilen rolü oynadığı oyuncak dünyada kendisine ait olmaktan derin üzüntü duyduğu şey salt şehir olan İstanbul olamazdı. İstanbul özelinde onun simgeleştirdiği şey bu isyan ettiği sistemdi işte. Huzursuz insanların, sıkıntılı arkadaşlıkların, donuk dostlukların dünyasıydı bahsettiği, hepimizin içinde ezildiği o vahşi dünyayı anlatmıştı işte açık açık. Tüm mücadelesini belki de özetleyen bu şarkıda kendisi olarak temsil ettiği umuda da yer vermeyi unutmamıştı. “biz artık yaşamayan insanlar İstanbul’a ait olmuşuz” derken hemen arkasından “hala yaşayan bir şeylerin” varlığından da söz ederek güç vermişti bu sözlere kulak verenlere. 


Ve aynı anlatış kaygısıyla yazılmıştı eminim “yaşamak istemem” düzenin dişlileri arasında ölmüş ruhlarımızı ve yaşadıklarımızı anlatıyordu tüm çıplaklığıyla. “Bize öğretilen, önerilen işe yaramaz çöplüğü” dayatılan yaşantıyı sessizce kabullenip yaşarken ruhsuzlaşan, hissizleşen kalplerimizi sorgulamamızı istiyordu. Onun da yaşamak istemediği dünya değil bu düzendi. Hepimizin el birliğiyle kurduğu bir yerinden bir şekilde bir parçası olduğu bu kirli düzen. Ve buna karşı koymadığımız sürece yaşayamayacaktık kendimiz olarak. Onlardan biri değil biz olamayacaktık. 


İşte bunları anlattı bize Yavuz Çetin o kısacık yaşamına sığdırabildiklerinden Türkiye’nin ilk blues gitaristi olarak gerçekleştirdiği büyük başarıların yanında. Evet “bir gün gelir herkes kendi yoluna gider ve her şey nasıl başladıysa öyle biterdi”  çok haklıydı, biz onu bu hain cinayete alet edene kadar kendi yolunda durmadan ilerledi, kaderine uyarak ışık olmak için mücadele etti. Biz ellerimizle onu dünyadan, sevdiklerinden, çok sevdiği evladından ve tabiî ki gitarından ayırdığımızda sadece 31 yaşındaydı. Nispeten şanslıydık kalan son nefeslerinde bize uğruna mücadele ettiği ışık için bir yol açmıştı şarkılarıyla. Ve artık bize düşen sadece onu doğru okumak ve izinden devam etmek davasına. Affedilmez suçumuzu ancak bu şekilde hafifletebiliriz. Bir Yavuz Çetin’i daha getiremeyiz dünyaya ama onun heyecanını, inancını taşıyan ruhu özgür çocuklar yetiştirebiliriz ki onlar bizim gibi kaderinde aydınlığı getirmek olan kahramanların katili olmasın, ruhlarının ait olduğu yıldızlar gibi parlasınlar geleceğe hep birlikte, ışıl ışıl. İşte o zaman huzur bulur bir parça gökten bize bakan altın çocuk… 
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder